Sayfalar

25 Kasım 2012 Pazar

TEK BİR BAKIŞLA… (Bölüm 7)

TEK BİR BAKIŞLA… (Bölüm 7)







            Tüm gece tek yaptığım şey yatakta dönüp durmaktı. Uykuya daldığım an gözümün önüne o öpüşme sahnesi geliyordu. Daha onu ne kadar tanıyordum ki? Bu yüzden aşık olmuş olamazdım. Evet. kesinlikle ona aşık olmuş olamam. Hem bir playboyla olmak benim tarzım değil.

            Saat 5 i gösterirken telefonumun titrediğini fark ettim. Arayan Hazal’dı. Telefon ekranında ismini görünce ister istemez gülümsedim. Hazal harika bir arkadaştı ve olsaydı harika bir kız kardeş olurdu. Benim yurt dışına gitme curcunam onun ailesinden ayrı başka bir şehirde üniversiteye gitmesi bizi ayırmıştı. İkimizde hayatımızın kontrolünü elimize almaya çalışırken birimizi unutmuştuk.

            Telefonu açtığım an cevap vermeme izin vermeden konuşmaya başladı.

            “İyi ki doğduuuuuuuuuun, bir tanecik arkadaşım benimmmm!”
“Ah! Hazal.. Ya, ne diyeceğimi bilemiyorum. Niye doğum günüme 2 gün varken şimdi kutluyorsun?”
            “Diğerlerinden bir farkım olsun istedim.” Kahkaha sesleri neşelenmemi sağlamıştı bile.
           

            Hazal’la uzun süre konuştuktan sonra onu, arkadaşlarımı ve ailemi ne kadar özlediğimi fark ettim. Ailemle 2 günde bir konuşuyordum ama geldiğimden beri sadece 1 kere Türkiye’ye gitmiştim. Bu kadar yoğun olmasam bunları düşünüp çıldırırdım.

            Elimi yüzümü yıkayıp giyindikten sonra kahvaltı yapmaya indim. Marcia’nın da orada olduğunu görünce dün odaya gelmediğini fark ettim. Dün hiçbir şey fark edemeyecek durumdaydım ve bu durum beni rahatsız ediyordu.
            Marcia ile kahvaltı yaptıktan sonra Daniel aradı ve izin günümü iptal etmek zorunda kaldıklarını söyledi. Zaten yapacak önemli bir işim de yoktu. İş yerine gittiğimde kapıdan içeri girmemle çıkmam bir oldu. Daniel ben gelmeden her şeyi hazır etmişti bile ve hemen yola koyulmamız gerektiğini söyledi.

            Birkaç gün o kadar yoğun çalışmıştık ki başımı kaşıyacak vaktim olmamıştı. Saat 22.30 u gösterdiğinde tüm işim bitmişti ve Daniel’a eve gideceğimi haber verdim. Binadan çıkınca yüzüme vuran havayla dışarısının ne kadar soğuduğunu fark ettim. Sabah çıkarken havanın bu kadar soğuk olacağını bilseydim ince bir ceket almazdım. Hemen durağa gidip otobüs beklemeye koyuldum. Gerçekten üşüyordum. Sıcacık binadan çıkınca vücudumun soğuğa alışması zorlaşmıştı.

            Otobüsün geldiğini görünce daha önce hiç bu kadar sevinmemiştim. Hemen cam kenarını kapıp oturdum. Benden sonra aynı duraktan birkaç kişi daha bindi ve onlardan biri yanıma oturdu. Ceketime iyice sarılarak kafamı cama yasladım ve yolu izlemeye başladım. Bir süre içimin geçtiğini fark ettiğimde yurdun olduğu durağı geçtiğimi fark ettim ve hemen otobüsten indim. Akılsız başın cezasını ayaklar öder deyip geri yürümeye başladım. O sırada birkaç serserinin çevreye küfredip elindeki bira şişelerini fırlattığını gördüm. Adımlarımı hızlandırıp sokaktan olabildiğince hızlı çıkmaya çalıştım.

            Ama beni fark etmiş olmalılar ki laf atmaya başladılar. Hiçbir şey demeden daha hızlı yürümeye başladım. Arkamdan geldiklerini biliyordum.

            “Hadi ama tek başına bu sokaklar çekilmez.”
            “Biz sana kavalyelik yapabiliriz.”

            Onları duymamazlıktan gelmeye çalıştım ama daha çok yaklaşıyorlardı.
            O sırada birinin elini omzumda hissettim ve o an çığlığı koyuverdim. Aynı el ağzımı kapatıp ‘Şşşt’ diye fısıldadı. Birkaç saniye sonra belimden tutup beni yürümeye devam ettirdi. Kafamı yukarı kaldırdığımda karşılaştığım bir çift yeşil gözden onun Harry olduğunu anladım.

            “Ne işin var burada?” bunları yüzüne bakarak söylemiştim. Harry ise sadece yola bakıyordu. Bir süre sonra caddeye çıktık ve elini omzumdan çekti.

            “Heey, sana bir soru sordum?”
            “Soru soracak durumda değilsin.” Bakışlarındaki öfke kafamı karıştırmıştı. Neyin öfkesiydi bu? O serserileri peşime takmamın mı yoksa telefonlarına cevap vermeyişimin mi?

            Önümüzden geçen taksiyi durdurdu ve kolumdan tutup taksiye bindirdi. Taksi şoförüne adresi söyleyip parasını verdi ve yüzüme bakmadan taksinin hareket etmesini bekledi. Ben arkama baktığımda hala taksinin gitmesini bekliyordu. Önüme döndüğümde Harrynin tuttuğu yerin acıdığını fark ettim. Yurda varınca ceketimi çıkardım ve acıyan yerin kızardığını gördüm. Bana böyle davranmasına izin veremezdim. Kim bilir hangi kızlayken görmüştü benim peşime takılan serserileri. Bunu düşününce gerçekten sinirlenmeye başlamıştım.

            Ertesi gün sabahın köründe kalkıp duş aldım ve kızaran yerin morardığını gördüm. Harry e bunları ödetecektim ama nasıl? Giyinip iş yerine gittim ve Daniel beni kapıdan kovdu. Bugün bana yarım günlük izin verdiğini gidip iyice dinlenmemi ve akşam ki konser için hazır olmamı söyledi. Buna asla hayır diyemezdim.

            Durağa gidip otobüs beklerken telefonuma mesaj geldi. Hazaldandı.

            ‘Biliyor musun, öyle bir köyde yaşıyorum ki bırak interneti telefon çekmiyor. Ailemin nerden çıktığı belli olmayan bu 1 haftalık memlekete gitme sevdası beni deli ediyor. Seni defalarca aramayı istedim ama zırt pırt hat gidiyor ve gelmesi dakikaları buluyor. O yüzden en iyisi mesaj atmak diye düşündüm. Canım arkadaşım umarım oradaki arkadaşlarınla mutlu bir doğum günü geçirirsin. Sen harika bir arkadaşsın ve iyi ki doğdun. İyi ki tanımışım seni.”

            Mesajı okuduktan sonra yüzüme vuran bir gerçekle karşılaştım. Buradaki kimse, hiçbir arkadaşım doğum günümü hatırlamamıştı. O sırada otobüsün geldiğini gördüm ve bindim. Tekrar yurda dönmek istemiyordum. Marcia sevgilisiyle sinemaya gideceklerini söylemişti dün akşam. Diğer arkadaşlarıda sınavdan sonra evlerine gitmişti. Jasonlaysa birkaç gündür konuşmuyorduk. O sırada Jasondan bir mesaj geldi ve onunla ilk buluştukları Cafeye gelmemi istedi. Yapacak bir şeyim yoktu zaten en azından bugünü yalnız geçirmek istemiyordum.

            Cafeye girdiğimde patlayan süsler ve balon sesleriyle ürkmüştüm. Ve herkes bir ağızdan ‘İyi ki doğdun’ diyordu. ‘MUTLU YILLAR’ yazan kartonları görünce ister istemez gülümsedim. Jason kapının önünde dikildiğimi fark edince elimden tutup pastanın olduğu masaya çekti beni. Herkes bir ağızdan üflememi istedi. Hayal görüyordum sanki. O kadar güzeldi ki her şey… mumları üfleyip pastaları kestikten sonra herkes tek tek doğum günümü kutlayıp ortak aldıkları saati verdiler.

            Ben hala şaşkınlık içindeydim. Bir ara yanıma Suzy gelip ne kadar şanslı olduğumu ve böyle sürprizlere şaşırmamamı söyledi. Nedenini sorduğumda ise

            “ Benimde Jason gibi sevgilim olsa böyle şeylere alışık olurdum.”
           
            Sesindeki kıskançlığı anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Böylece partinin Jason tarafından planlandığını da öğrenmiş oldum. Ama Jasonla beni sevgili sanmalarından rahatsız olmuştum.

            Birkaç saat sonra herkes yavaş yavaş dağıldı. Marcia da sevgilisini getirmişti cafeye. Ayrılırken ne kadar mutlu olduklarını fark ettim. Sadece ben ve Jason kaldığımızda ona ne kadar minnettar olduğumu söyledim. Onu seviyordum ama bir arkadaş olarak. Yanlış anlamasını istemezdim.

            Daniel’ın aradığını görünce artık işe dönmemin zamanının geldiğini fark ettim. Jasonı da ailesinin çağırdığını duyunca sevinmiştim. O kadar sürprizden sonra ona işe gitmem lazım diyemezdim. Jasonla vedalaştıktan sonra cafede biraz daha oturup Anne’in doğum günü hediyem olarak yaptığı sütlü çikolatalı kahveyi içtim. Onunla biraz daha muhabbet ettikten sonra iş yerinin yolunu tuttum. Anne bana Harry ile ilgili hiç soru sormamıştı. Biz sohbet ederken yanımıza bir bayan geldi ve onun uzun zaman önce Jasonla buluştuğumuz gün Harry ile sarılan bayan olduğunu fark ettim. Anne geldiğini görünce kalkıp sarıldı ve onu benimle tanıştırdı:

            “Elif, bu benim kızım Gemma. Eminim Harry ondan sana bahsetmiştir.”
           
            Diyecek bir şey bulamamıştım. Sadece Gemmanın bana uzattığı eli sıktım ve işe geç kaldığımı söyleyip oradan ayrıldım.

            Bunları düşünürken yolun nasıl geçtiğini fark etmemiştim bile. İçeride gereken malzemeleri alıp konseri yapılacağı yere gittik. Konserin One Direction konseri olduğunu biliyordum.

            Ben geldiğimde çocukların çoktan kuliste olduğunu fark ettim.

            “Ah! Özür dilerim geç kaldım sanırım.”
            “Hayır geç kalmadım. Aksine erken bile geldin.”
            “Peki siz bu kadar erken niye geldiniz.?”
            “Sen açıkla Niall. Lütfen. Bak bu şerefi sana nail ediyorum. Lütfen ona pizza siparişi verdiğin yerin kampanya dolayısıyla 30 dakikada getiremedikleri pizzanın aynısından tekrar getireceklerini ve bu binanın o pizzacıya 35 dakika uzaklıkta olduğunu söyle. Lütfen Niall.” Liam biraz kızgınlık biraz dalgayla söylemişti bu sözleri.

            “Bir dilim daha dersen yapıştıracağım bu sözleri suratına dostum.” Niall’ın bu işten zevk aldığına emindim.

            Harry arkası bize dönük kanepede oturuyordu ve kısık sesle televizyonda çıkan bir programı izliyordu.

            “Saatin çok güzelmiş.” Zayn’e gülümseyip teşekkür ettim.
            “Kesin sevgilisi almıştır.”
            “Başka kim normal bir arkadaşın alamayacağı fiyatta bir saat alır ki? Nasıl bari yakışıklı mı? Ahh benden yakışıklı olamaz orası ayrı.”

            Louis ve Niall kendi aralarında benim cevap vermeme müsaade etmeden konuşmaya devam ettiler. O sırada Harry hiçbirimize bakmadan kulisten çıkıp gitti. Diğer çocuklar birbirlerine baktı ve bana dönüp

            “Sizin aranızda bizim bilmediğimiz bir şeyler mi geçti?” diye sordu Louis.
            “K-kim biz mi? Ha- hayır tabii ki. nereden çıktı bu?” gözlerimi kaçırmaya başlamıştım bile.
            “Harry son zamanlarda seni gördüğünde ya da senin adın geçtiğinde böyle oluyor. Yani kızgın, sinirli…”
            “Bence size öyle gelmiş.”

            Bir şey demelerine fırsat kalmadan kuaförleri içeri girdi ve tekrar aralarında ordan buradan muhabbete başladılar.

            Diğer çocuklar çoktan hazırlanmış sahneye çıkıp prova yapmaya başlamışlardı. Harry ise onlar kulisten çıktıktan sonra gelmişti.

            “Kıyafetlerin burada.” Harry ona gösterdiğim kıyafetleri alıp giyinme odasına girdi. Ben o sırada ortalığı toplayıp bulduğum boş koltuğa oturdum. Hediye olarak aldığım saate baktım. Gerçekten dikkat çekiyordu ve ben bunu daha yeni fark ediyordum. Niall’ın dediği gibi normal bir arkadaşın alamayacağı fiyatta olmalıydı. Her ne kadar 5-6 kişinin ortak para verip aldığı bir saat olsa da bu işin içinde Jason kokusu alıyordum. İlk işim bu konuyu onla konuşmaktı.

            “Sevgilin garip biriymiş.”

            Arkamı döndüğünde Harry’nin ifadesiz bir şekilde bana baktığını gördüm. Altında benim verdiğim pantolon vardı ama üstüne verdiğim tişörtü giymemişti. Gözüm birkaç saniye çıplak vücuduna bakakalmıştı ama kendimi toplayıp tekrar yüzüne baktım.

            Benim cevap vermeme izin vermeden konuşmaya devam etti.

            “Hem pahalı hediye alacak kadar önem veriyor hem de gecenin bir saati tenha sokaklarda yürümene gönlü razı oluyor.”
            Bunları söylerken bana doğru yürüyordu. Son sözlerini söylediğinde nefesini hissedecek kadar yakınımdaydı.
            “Neyden bahsettiğini anlamıyorum Harry.” Bir an önce onun etkisinden kurtulmak için yanından ayrılmaya çalıştım. Ama ben hareket eder etmez kolumdan tutup duvara yasladı. Bedenlerimizin birbirine dokunduğu hissi bile kızarmama neden olmuştu.

            Kafamı kaldırdığımda Harry’nin öfkeyle bakan gözleriyle karşılaştım.

            “Bana aşık olman için sana pahalı hediyeler mi almam gerekiyordu?”

            Bu sözler karşısında donup kalmıştım. Harry cevap vermediğimi görünce dün morarttığı kolumu sıktı. Ağzımdan istemsizce bir ‘Ah!’ sesi çıkmıştı. Harry’nin öfkeli yüzü bir anda endişeli bir ifade aldı. Bluzumun kolunu sıyırıp acıyan yere baktı.

            “Bunu kim yaptı?” sesi gerçekten endişeliydi.
            “Sen!” şaşırmış gibiydi. Onun bu şaşkınlığından yararlanıp devam ettim.

            “Dün taksiye bindirirken yaptın ama farkında bile değilsin.”
            “Ben… Ben gerçekten üzgünüm.”
            “Üzgünsün ha! Beni daha demin yargıladığın şey içinde üzüleceksin.”
            “Ne?” Harry dediklerimi anlamaya çalışıyordu.
            “Bu saati arkadaşlarım toplanıp doğum günü hediyesi olarak aldılar. Oysa sen benim pahalı hediyeleri sevdiğimi söyledin.”
           

Harry’nin gerçekten üzgün olduğunu yüzünden anlayabiliyordum. Birkaç dakika sonra kulise gelip Harry’i çağırdılar.

“Seni çağırıyorlar.” Deyip yere düşen kıyafetleri topladım. Harry o sırada üstüne tişörtünü ve montunu giymişti. Onu öyle görünce şaşırmıştım.

“Niye montunu giydin?”
“Saat 12 olmadı. Hala vaktimiz var demek ki.”
“Ne? Ne için-”

Cevap vermeme izin etmeden elimden tuttu ve hızlıca yangın merdivenlerine yöneldi.   















 











           

             








6 yorum:

  1. 8. bölumu bekliyorum lutfeeeeeeen. ağlarım, çatlarım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

      Sil
    2. 8. Bölüm birkaç güne gelecek :)

      Sil
    3. arikasın canım. bir an önce gelsin

      Sil
  2. lütfen aralarındaki koşuşturmaca devam etsin. harry ile jason kavga etsin ne bileyyim. Yazar sensin bana karışmak düşmez tabiXD!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hahaha merak etme hikaye içinde Harry olduğu sürece koşuşturma hiç bitmez :D

      Sil